Stresi Azaltan Turistik Harita

Dünyanın İlk Web Sayfası 25 Yaşında

Live A+ 2016’ya Hediye Yağmuruyla Giriyor

Bulmaca

Yazı Yazan Samur Fırçalar

Dahası, Havadan Sudan, Misafir, Sanat, Sayıklamalar 14 Aralık 2015
74 views

Kaybolan onlarca zenaat gibi tabelacılık da teknolojiye yenik düştü. Mesleğin piri kabul edilen kişiler kıyıda köşede bir bir unutulup gittiler. Birçoğu Hakk’a yürüdü. Kalanların büyük çoğunluğu da yaklaşık otuz yıl önce başlayan değişimlere ayak uyduramayıp dükkanlarına kilit vurdu. İşin “lale devrini” değerlendirip para biriktirenler yaşlılıklarında rahat ettiler, kazandıklarını birikime dönüştürmeyenler ise üç aşağı-beş yukarı Yeşilçam emekçilerinin kaderini paylaştılar. Ekonominin sert esen fırtınalarında tutunacak dalları birer birer koptu.

An itibarı ile meslekte ileri gidenler (=para kazananlar) işin çıraklığını yapmamış, boya kokusunu koklamamış, kahrını çekmemişler oldu. Uzun çabalar sonucu elde edilebilen sanat becerileriyle ekmeğini kazanan sıra dışı insanlar şehrin esnaf hayatından çoktan silindi. Onların yerini ise etik tanımayan, bin yıldır süregelen ahilik geleneklerimizi hiçe sayan, garip, acuk-bucuk tipler aldı. Yeni gelişen dünya kodlarını çözüp çok para kazandılar, doğrudur. Ama şehir onlardan hiçbir şey kazanmadı. Caddelerin her santimetrekaresini estetik yoksunu, grafik kaygısı taşımayan, hilkat garibesi, hecin devesi büyüklüğünde levhalarla kapladılar. Şehir dokusunu kirlettiler. Açık hava reklamları her yerde ”Beni görün, beni görün!’‘ diye bağırıyor. Çirkin bir kadının orasını burasını açarak dikkat çekmesi gibi… Dikkatimizi celbettiler ama göz zevkimizin ırzına geçtiler.

Eski ustalar size sadece meslek öğretmezdi. Zenaattan daha yüce değerler vardı; ustadan kalfaya, kalfadan çırağa akan. Gayeleri örnek bir esnaf olmaktı. Amaçları çalışanlarına, çoluk- çocuklarına ve komşularına hayırlarının dokunması; paylaşmak, hürmet etmek, gönül kazanmaktı. Para temel değil, yan üründü. İşini iyi yaptığın zaman para kendiliğinden gelirdi. Esnaf otuz yıl öncesine kadar kim daha sanatkar diye yarışırdı. Şimdi o yarış “kim daha çok para kazanıyor?” a döndü. Para kazan, işe özenme, malzemeden çal, grafikten, estetikten, yüksek zevklerden bihaber ol, 1 yap, 10 söyle… Ne gam, yeter ki kazan! Her ne yaparsan yap… Toplum nezdinde zenginsen eğer her şeyini affettirebilirsin.

Kadim kültürün yerini maalesef madde kültürü aldı. Son otuz yılda tüm dünya hızlandırılmış bir değişim rüzgarıyla efin tefin oldu. Oyunun kuralları değişti. Eski usullerle aileni geçindirmek her geçen gün daha da zorlaştı, nihayet bitti. Ya benimsin ya kara toprağın, dedi kapitalizm. Noktayı koydu.

Anadolu’da yemeğe, müziğe, kültüre ve milli mücadeleye önderlik etmiş gazi şehrimiz tabelacılıkta da köklü bir geçmişe sahipti. Bu tarihin miladı kabul edilen Cevdet Sevil, nam-ı diğer Sakallı 1949’da Anteb‘e yerleşmiş. Kendini bu yöreye ait hissetmiş ve birbirinden güzel işlere imza atmıştı. Büyüklerimiz de o güne dek hiç görmedikleri, bu sıradışı insanın kadrini bilmiş, onu el üstünde tutmuş, ona para kazandırmıştı.

Cevdet Usta eskilerin “hezarfen” diye adlandırdıkları çok yönlü bir sanatkardı. Her koltuğunda birden fazla karpuz vardı. Ressam, illüzyonist, heykeltraş, tabelacı ve en önemlisi de filozoftu. Adam gibi bir adamdı. Şehre bir Çocuk Esirgeme Kurumu binası yapılması için kampanya başlatmış, bu amaç uğruna halkevinde illüzyon gösterileri yapmış ve kazandığı paraları kuruma bağışlamıştı.

Live A+ - Yazı Yazan Samur Fırçalar - Metin Birecikligil

1. Sakallı çocuk esirgeme kurumunun bahçesinde

 

Şehre birçok eser bıraktı ama neredeyse hiçbirisi günümüze ulaşamadı. Neyse ki sağlam iki büst kaldı ondan geriye: Fatih Sultan Mehmet ve Mithat Paşa büstleri. Meraklısı gidip Mehmet Rüştü Uzel Sanat Okulunda onları temaşa edebilir.

 

Live A+ - Yazı Yazan Samur Fırçalar - Metin Birecikligil

2. Sakallı Fatih Sultan Mehmet heykelinin önünde

 

Live A+ - Yazı Yazan Samur Fırçalar - Metin Birecikligil

3. Sakallı’nın yaptığı Mithat paşa heykeli

 

Onu dünya gözü ile görmek nasip olmadı. Fakat üstadı tanıyıp sevenlerden o kadar çok şey dinledim ki bir gün ansızın çıkıp gelse o siyah beyaz fotoğrafların içinden, hiç yabancılık çekeceğimi sanmam. “Buyur usta” derim; “safalar getirdiniz, şeref verdiniz; kahveniz nasıl olsun?”

Sakallıdan sonra da gerek yetiştirdiği çırakları, gerek ondan ilham alanlar bu bayrak yarışını bırakmadılar. Her ne kadar onun kadar farklı kulvarlarda ürün veremedilerse de şehrin dokusuna katkıda bulundular. Meslekleriyle aşk yaşadılar. Güzel sanatlara düşkünlerdi.

İçlerinde enstrüman çalanlar vardı. Keyif aldıkları bir meşguliyet ile pekala nafakalarını kazanabiliyorlardı.

Şehir çok göç alıp Antepli dokusu yok oluncaya kadar ince zevkleri olan insan sayısı çoğunluktaydı. Onlara “tintebaat” derdik. Yani, her şeyin özenlisini, güzelini arayan; çabuk tatmin olmayan titiz kişiler. Rafine zevkleri olan, yüksek kaygılarla hallenenler.

Özenle nakşedilmiş bir tabelanın keyfine varan insanların sayısı çoğunluktaydı. “İşimi iyi bir usta yapsın, diğerinden fazla alsın” diyebiliyorlardı. Bu anlayışı destekleyen atasözleri üretilmişti:

Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver.

Tercüme edersek “işi ancak ehline teslim et.” demeliyiz.

Bir diğer yaygın deyim şuydu:

Ben parayı paraya veririm.

Yani “kalitesiz metaya, işçiliğe bedel ödemem, sadece ve sadece iyisini alırım.”

Müzik kulağa tabela göze hitap ediyordu. Kulağını kötü bir müzikle kirletmeyen o seçici insanlar görsel sanatlarda da aynı özeni arıyorlardı. 1800’lerde Ermenilerden başlayarak dalga dalga gelen şehrin müzik geleneği Gaziantepli iki efsane doktorun kişisel gayretleri ve yetiştirdikleri çıraklar sayesinde kurumsallaştı, bugünlere ulaştı. Halen Gaziantep’te dört değişik musiki cemiyeti faaliyetlerine devam ediyor.

Live A+ - Yazı Yazan Samur Fırçalar - Metin Birecikligil

4. Dr. Emin Kılıç Kale keman çalarken

 

Live A+ - Yazı Yazan Samur Fırçalar - Metin Birecikligil

5. Dr. Cemil Özbal korosunu çalıştırırken

 

Şimdi dijital makinelerle icra edilen zenaat, geçmişte yapanına bağlı olarak sanatsal tatlar barındırırdı. Günümüz teknolojileri yokken bir tabela şöyle vücuda gelirdi:

Diyelim ki dükkanınızın cephesine 3×1 m boyutlarında bir levha yaptıracaksınız. Ustaya ünvanınızı, adınızı, iştigal konunuzu ve telefonunuzu not ettirirdiniz. Kompozisyona, renklere ve işin biçimine müdahil olmazdınız. Hiçbir kötü sürpriz de yaşanmazdı. Zaten müşteri işini yaptırmaya gelirken kafasına tarzına en uygun dükkanı kestirir, öyle gelirdi. Alan da, satan da mutluydu.

Demirci siyah bir sac levha alır etrafına profil çerçeve döner ustaya teslim ederdi. Çıplak levha arkalı-önlü büyük bir özenle 3 kat boyanır pırıl pırıl bir satıh oluşturulurdu. Metin kurşunkalem ile tabelaya çizilir, daha sonra da tercih edilen renklerle yazılırdı. Müşteri kasap ise koyun başı, terzi ise ayakta duran şık bir bayan, konusuna göre bir yağ şişesi, kumaş deseni… özenli bir kompozisyonla yanına illüstre edilirdi. Yazıyı hem çizen, hem fırça ile yazan ve hem de resim yapabilen usta çok makbüldü. Bu üç özelliği bir arada bulunduran şahsiyetler birer film artisti muamelesi görürlerdi. Esnaf arasında çokça takdir edilirlerdi. Meslek ince-orta-kalın olmak üzere üç ayrı boyutta Habico marka samur fırça ile icra edilirdi. Herkesin müşterisi farklıydı.

Birinci ustamızın talepkarları mimar, mühendis, doktor, büyük fabrika sahipleriydi. Usta Antep tabiri ile koyu bir tintebaattı. Çoğu zaman işi geç teslim etmesine rağmen öğretmenin çalışkan öğrencisinin yaramazlıklarına tahammül edişi gibi müşteri mırın kırın etmez, beklerdi. İkinci adamımız ise eski garajlarda köylülerin kamyonlarına savruk süsler yapardı. Yatay esler, ortası açık renkli tuhaf çiçekler,karşılıklı birbirine bakan, anatomisi kaymış koyunlar, ucuz doğa manzaraları, akan ırmaklar, ucu karlı dağlar… Elit usta kamyoncuyu sevmez, küçümserdi.

Gün geçti, devran döndü. Esnaf plotter denilen bir makine ile tanıştı. 80 cm uzunluğunda, bir karış yüksekliğinde bir metal parçası. Ucu bıçaklı bir düzenek altına serili yapışkanlı malzemeyi bilgisayar komutu ile istediğiniz şekil ve büyüklükte kesiyordu. Size ise kala kala fazla olanı ayıklayıp bir satha yapıştırmak kalıyordu. İstemediğiniz kadar yazı şekli parmaklarınızın ucundaydı. Ayaklı yazı tabir edilen bir fontun ‘A’ harfinde ince bacak sağa mı, sola mı gelir diye kaygılanmanıza gerek yoktu.

 

Live A+ - Yazı Yazan Samur Fırçalar - Metin Birecikligil

6.Bir bacağı ince ‘A’ harfi

 

Live A+ - Yazı Yazan Samur Fırçalar - Metin Birecikligil

7. Tabelacı Solak Yaşar iki adet cam yazısı önünde

 

Gavur sizin yerine ödevinizi yapmıştı. Kamyoncu, hanımının altınını, biriktirdiği paraları denkleştirip ilk iş o büyülü kutudan aldı. Usta almadı, uzun süre direndi. Makineyi sevmemişti. Antep tabiri ile anasının oynaşını (sevgilisini) görmüşçesine gıcık alıyordu. Onun o güzel günlerini bir daha geri gelmeyecek biçimde elinden alacağını hissetmiş olmalıydı.

Gücü eline geçiren yeteneksiz süslemeci soluğu hazretin dükkanında aldı. Kapısına sol yanını verip durdu. Adımını içeriye atmadı. Bekledi, nihayet usta onu fark edip gözünü okuduğu gazeteden kaldırdı, dik dik muhatabına baktı, “Ne var lan?” dedi.

Usta,” dedi kamyoncu, Antep şivesiyle cevaben, “bokunuz kurudu ha! Artık o tuvallak tuvallak harfleri biz de çiziyk.” (O yuvarlak yuvarlak harfleri biz de çizebiliyoruz.)

Ne diyelim, dünyanın kaderi bu. Savaşı bir zamanlar o tuvallak tuvallak harfleri çizemeyenler kazandı.

 

Metin Birecikligil, 2015

 

Görseller: Metin Birecikligil

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Bunlar da var!
NEDEN LED ZEPPELIN?

NEDEN LED ZEPPELIN?

11 Şubat 2015
68 views
Tekrar Tekrar İzlenen Filmler

Tekrar Tekrar İzlenen Filmler

19 Ekim 2015
1.824 views
30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun

30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun

30 Ağustos 2015
6 views
Dizilerdeki Evler

Dizilerdeki Evler

08 Temmuz 2015
129 views
Peru Gezi Notları

Peru Gezi Notları

09 Ekim 2015
255 views